Ekinciler Holding Grup Pazarlama Müdürü Kaan Özülü, 2025 yılına dair çelik sektörü değerlendirmelerini ve 2026 beklentilerini SteelTürk Dergisi’ne anlattı. Gerçekleştirdiğimiz röportajı sizlerle paylaşıyoruz.

“2025, büyümenin değil; dayanıklılığın ve uyum kabiliyetinin test edildiği bir yıl oldu”

2025 yılı demir çelik sektörü açısından nasıl bir yıl oldu?

2025 yılı, küresel demir çelik sektörü açısından büyümenin sınırlı kaldığı, belirsizliklerin yüksek olduğu ve mevcut dengelerin korunmaya çalışıldığı bir yıl olmuştur. Dünya genelinde çelik talebi güçlü bir toparlanma sergileyememiş; başta inşaat ve altyapı olmak üzere ana tüketim kalemlerinde temkinli bir seyir izlenmiştir. Bu çerçevede küresel ham çelik üretimi, 2024 yılına kıyasla yataydan hafif aşağı yönlü bir görünüm sergilemiş; birçok üretici için temel öncelik kapasite artırımı yerine üretim ve stok dengesinin korunması olmuştur.

2025 yılında sektörü şekillendiren başlıca unsurlardan biri, artan maliyet baskıları olmuştur. Enerji fiyatları, işçilik giderleri, finansman koşulları ve çevresel yükümlülükler, küresel ölçekte üretim maliyetlerini yukarı çekmiş; bu durum fiyatlama gücünü sınırlamıştır. Talebin zayıf seyrettiği bir ortamda maliyet artışlarının nihai fiyatlara tam olarak yansıtılamaması, üreticilerin kârlılıklarını baskılamış ve sektör genelinde marjların daralmasına neden olmuştur.

Küresel ticaret cephesinde ise lokalizasyon ve korumacılık eğilimleri 2025 yılında daha belirgin hale gelmiştir. Başta Çin olmak üzere bazı büyük üretici ülkelerin agresif ihracat politikaları, birçok pazarda anti-damping ve korunma önlemlerinin devreye alınmasına yol açmıştır. Bu önlemler yerel üretimi koruma amacı taşımakla birlikte, küresel ticaret hacimlerinde daralmaya, pazarların bölünmesine ve fiyat rekabetinin daha sert bir zemine taşınmasına neden olmuştur.

Aynı dönemde, özellikle Avrupa ve gelişmiş ekonomilerde çevresel regülasyonların (karbon fiyatlaması, sürdürülebilirlik ve izlenebilirlik kriterleri) daha fazla öne çıkması, sektörün yapısal dönüşümünü hızlandırmıştır. Bu gelişmeler, kısa vadede maliyet ve uyum baskısı yaratırken; uzun vadede çelik ticaretinin daha seçici, teknik ve regülasyon odaklı bir yapıya evrilmekte olduğunu göstermiştir.

Sonuç olarak 2025 yılı, küresel demir-çelik sektörü için genişleme değil; dayanıklılık, uyum ve stratejik konumlanma yılı olarak öne çıkmıştır. Sınırlı talep artışı, yüksek maliyetler, korumacı ticaret politikaları ve regülasyon baskıları, sektörde faaliyet gösteren tüm oyuncular için esnek üretim, maliyet yönetimi ve pazar çeşitlendirmesini zorunlu kılan temel unsurlar olmuştur.

Türk çelik sektörü 2025’te küresel çelik piyasalarına kıyasla nasıl bir performans sergiledi? Çin, Avrupa ve Orta Doğu başta olmak üzere dünya pazarlarında yaşanan gelişmeler Türkiye’nin rekabet gücünü sizce nasıl etkiledi?

2025 yılında Türk çelik sektörü, küresel çelik piyasalarında yaşanan daralma, artan korumacılık ve yoğun fiyat baskısına rağmen göreceli olarak dirençli ve uyum odaklı bir performans sergilemiştir. Ancak bu performans, büyümeden ziyade mevcut pazarların korunması, maliyetlerin yönetilmesi ve alternatif pazarlara yönelim üzerinden şekillenmiştir. Türkiye’de enerji, işçilik, finansman ve çevresel yükümlülükler kaynaklı maliyet artışları, üreticilerin fiyatlama esnekliğini sınırlarken; iç pazarda talebin dalgalı seyretmesi ve ihracatta rekabetin sertleşmesi sektör üzerinde baskı yaratmıştır.

Küresel ölçekte, özellikle Çin’in agresif ihracat politikaları ve düşük fiyatlı ürünlerle pazarlara yönelmesi, dünya genelinde ticaret dengelerini zorlamış ve fiyat rekabetini keskinleştirmiştir. Buna paralel olarak birçok ülkede Çin ve diğer büyük üreticilere yönelik anti-damping ve korunma önlemleri devreye alınmış; bu durum küresel ticaret akışlarını yeniden şekillendirirken, pazarların daralmasına ve ticaret hacimlerinde sıkışmaya yol açmıştır. Bu ortamda Türk çelik sektörü, hem Çin kaynaklı fiyat baskısı hem de artan ticaret engelleri arasında denge kurmak zorunda kalmıştır.

Avrupa pazarı, 2025 yılında Türk üreticiler açısından en zorlu alanlardan biri olmuştur. Özellikle SKDM (CBAM) başta olmak üzere çevresel düzenlemelerin sıkılaşması, ticarette teknik engellerin artmasına ve uyum maliyetlerinin yükselmesine neden olmuştur. Bu gelişmeler, Avrupa pazarında rekabeti yalnızca fiyat bazlı olmaktan çıkararak, karbon ayak izi, sürdürülebilirlik ve izlenebilirlik kriterlerini ön plana taşımıştır. Türk üreticiler için bu durum kısa vadede maliyet baskısı yaratmakla birlikte, orta ve uzun vadede rekabetin niteliğini değiştiren yapısal bir dönüşüm olarak değerlendirilmiştir.

Buna karşın Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Güneydoğu Asya gibi bölgeler, 2025 yılında Türkiye açısından dengeleyici ve alternatif pazarlar olarak öne çıkmıştır. Türkiye’nin coğrafi konumu, lojistik erişim avantajı, esnek üretim yapısı ve müşteri odaklı hizmet kabiliyeti, bu pazarlarda rekabet gücünü korumasına ve bazı segmentlerde artırmasına imkân sağlamıştır. Özellikle hızlı teslimat, proje bazlı çözümler ve ürün çeşitliliği, Türk çeliğinin bu bölgelerde tercih edilmesinde belirleyici olmuştur.

Genel olarak değerlendirildiğinde, Türk çelik sektörü 2025 yılında küresel piyasalara kıyasla büyümeden ziyade dayanıklılık, adaptasyon ve pazar çeşitlendirmesi odaklı bir performans sergilemiştir. Navlun maliyetleri, girdi fiyatlarındaki oynaklık ve korumacı ticaret politikaları rekabetçilik üzerinde belirleyici olmaya devam ederken; sektörün esnek üretim kabiliyeti, coğrafi avantajı ve müşteri odaklı yaklaşımı, Türkiye’nin küresel çelik piyasalarındaki konumunu koruyan en önemli unsurlar arasında yer almıştır.

2026’dan neler bekliyorsunuz sizce fiyatlar nasıl bir yol izleyecek? Türkiye’nin ihraç pazarlarında ne tür gelişmeler olacak?

2026 yılına girilirken demir-çelik sektörü açısından yılın ilk dönemlerinde belirgin bir toparlanma beklentisi bulunmamaktadır. Küresel talep zayıf seyrini korurken, yüksek stok seviyeleri ve temkinli alım davranışları özellikle yılın ilk çeyreğinde fiyatlar üzerinde baskı yaratmaya devam edecektir. Ancak ikinci çeyrek itibarıyla, özellikle altyapı harcamalarının hız kazanması, ertelenmiş taleplerin devreye girmesi ve arz tarafında yeni kapasite girişlerinin sınırlı kalmasıyla birlikte kademeli bir toparlanma sürecinin başlaması öngörülmektedir. Bu çerçevede fiyatların yılın ilk yarısında yatay-düşük bir bantta seyretmesi, yılın ikinci yarısında ise kontrollü ve sınırlı bir yukarı yönlü eğilim göstermesi beklenmektedir.

Bu fiyat görünümünde yüksek üretim maliyetleri belirleyici olmaya devam edecektir. Enerji, işçilik, finansman ve çevresel uyum maliyetleri, fiyatların aşağı yönlü sert hareketlerini sınırlayan temel unsur konumundadır. Talep tarafındaki toparlanmanın kademeli olması nedeniyle, maliyet artışlarının satış fiyatlarına tam ve hızlı şekilde yansıtılması zor olmakla birlikte, maliyet-fiyat dengesi 2026 boyunca piyasanın ana referans noktası olmaya devam edecektir.

Avrupa pazarı, 2026 yılında da Türk çelik sektörü açısından zorlayıcı ancak stratejik önemini koruyan bir pazar olacaktır. Mevcut ithalat kotaları ihracat hacmini sınırlamaya devam ederken, SKDM (Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması) uygulamasının etkisinin daha net hissedilmesiyle birlikte karbon ayak izi, izlenebilirlik ve raporlama yükümlülükleri ticaretin merkezine yerleşecektir. Bu durum, Avrupa pazarında rekabeti fiyat odaklı olmaktan çıkararak uyum ve sürdürülebilirlik temelli bir yapıya dönüştürmektedir.

Bu süreçte Afrika ve Orta Doğu pazarları, Türkiye açısından 2026 yılında daha belirgin şekilde ön plana çıkacaktır. Altyapı yatırımları, nüfus artışı ve kentsel dönüşüm ihtiyacı bu bölgelerde çelik talebini desteklemeye devam ederken; Türkiye’nin coğrafi yakınlığı, lojistik avantajı ve proje bazlı çalışma kabiliyeti bu pazarlarda rekabet gücünü koruyan temel unsurlar olacaktır. Bununla birlikte, artan navlun maliyetleri, enerji fiyatları ve girdi maliyetlerindeki oynaklık, bu pazarlarda da satış fiyatları üzerinde maliyet kaynaklı yukarı yönlü baskı oluşturmaya devam edecektir.

Öte yandan 2026 yılında yüksek kredi faizleri ve sıkı finansman koşulları, yatırım tarafında hem küresel ölçekte hem de Türkiye özelinde üreticileri zorlamayı sürdürecektir. Artan finansman maliyetleri, yeni kapasite yatırımlarını öteleme eğilimini güçlendirirken; modernizasyon, verimlilik ve sürdürülebilirlik yatırımlarının daha seçici ve temkinli şekilde ele alınmasına neden olmaktadır. Bu durum, arz artışını sınırlayarak yılın ikinci yarısından itibaren fiyatların destek bulmasına katkı sağlayabilecek bir denge unsuru olarak değerlendirilmektedir.

Bu zorlu küresel ortamda Türk çelik üreticilerinin güçlü adaptasyon ve esneklik kabiliyeti, sektörün en önemli avantajlarından biri olarak öne çıkmaktadır. Değişen pazar koşulları, artan regülasyonlar ve maliyet baskıları karşısında Türk üreticiler; esnek üretim yapıları, ürün çeşitlendirme yetkinlikleri ve hızlı pazar yönlendirme becerileri sayesinde bugünkü konumlarına ulaşmıştır. Avrupa, Afrika ve Orta Doğu arasında dengeli bir ihracat yapısının kurulabilmiş olması, bu uyum kapasitesinin somut bir sonucudur. 2026’nın ikinci yarısında beklenen toparlanma sürecinde de Türkiye’nin küresel çelik piyasalarındaki rekabet gücü; maliyet yönetimi, finansal dayanıklılık ve sürdürülebilirlik uyumunu birlikte sağlayabilen üreticiler üzerinden şekillenmeye devam edecektir.

2025 yılında üretim, yatırım ve sürdürülebilirlik başlıklarında sektör nasıl bir sınav verdi ? AB’nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM/CBAM) süreci çelik sektörünü sizce ne ölçüde hazırlıklı yakaladı? 2026’ya girerken karbon ayak izi, yeşil çelik yatırımları ve rekabet gücü açısından sektörün önündeki en kritik riskler ve fırsatlar neler?

2025 yılı, demir-çelik sektörü açısından üretim, yatırım ve sürdürülebilirlik alanlarında eş zamanlı baskıların yaşandığı; sektörün dayanıklılığını ve uyum kabiliyetini ciddi biçimde test eden bir yıl olmuştur. Küresel talepteki zayıf seyir ve artan maliyetler nedeniyle üretim tarafında öncelik kapasite artışından ziyade mevcut tesislerin verimli, kontrollü ve esnek biçimde işletilmesine verilmiştir. Birçok üretici, üretim planlarını pazar talebine göre ayarlamış; stok yönetimi, nakit akışı ve operasyonel verimlilik 2025’in öne çıkan başlıkları arasında yer almıştır.

Yatırım cephesinde ise 2025 yılı temkinli ve seçici bir yaklaşımın hâkim olduğu bir dönem olarak öne çıkmıştır. Yüksek faiz ortamı ve sıkı finansman koşulları, yeni kapasite yatırımlarını sınırlandırırken; yatırımlar ağırlıklı olarak verimlilik artırıcı, enerji tasarrufu sağlayan ve çevresel uyumu güçlendiren alanlara yönelmiştir. Bu durum kısa vadede büyümeyi sınırlamış olsa da, orta ve uzun vadede sektörün rekabet gücünü destekleyecek daha sağlıklı bir yatırım yapısının oluşmasına katkı sağlamıştır.

Sürdürülebilirlik başlığı, 2025 yılında demir-çelik sektörünün en belirleyici gündem maddelerinden biri haline gelmiştir. AB’nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM/CBAM) süreci, özellikle Avrupa ile yoğun ticaret yapan üreticiler açısından dönüşümü hızlandırıcı bir etki yaratmıştır. Genel olarak değerlendirildiğinde sektör, SKDM sürecine farkındalık ve hazırlık açısından önemli bir mesafe kat etmiş, ancak uygulama, ölçümleme, doğrulama ve raporlama altyapıları bakımından heterojen bir görünüm sergilemiştir. Büyük ve entegre üreticiler karbon ayak izi hesaplamaları, izlenebilirlik sistemleri ve raporlama süreçlerinde ilerleme kaydederken; daha küçük ölçekli tesisler için uyum maliyetleri ve teknik gereklilikler hâlen önemli bir zorluk alanı olmaya devam etmektedir.

2026’ya girerken karbon ayak izi ve yeşil çelik ekseninde sektörün önündeki en kritik risklerin başında, dönüşüm yatırımlarının yüksek maliyeti, enerji arzının karbon yoğun yapısı, finansmana erişim koşulları ve regülasyonların uygulama takvimlerinin hızlanması gelmektedir. Özellikle yeşil enerjiye erişim, hurda arzının sürdürülebilirliği ve düşük karbonlu üretim teknolojilerine geçiş ihtiyacı, maliyet baskısını artırabilecek temel unsurlar olarak öne çıkmaktadır.

Buna karşılık, bu dönüşümü zamanında ve doğru şekilde gerçekleştirebilen üreticiler için önemli fırsatlar da söz konusudur. SKDM’ye uyum sağlayan, karbon ayak izi düşük ürünler geliştiren ve sürdürülebilirlik odaklı tedarik zincirlerini kurabilen firmalar, özellikle Avrupa pazarında fiyat dışı rekabet avantajı, pazar sürekliliği ve artan marka değeri elde edebilecektir. Türkiye özelinde bakıldığında, elektrik ark ocaklı üretim yapısının sunduğu görece düşük karbon avantajı; doğru enerji yatırımları ve teknolojik dönüşümle desteklendiği takdirde önemli bir stratejik üstünlüğe dönüşme potansiyeli taşımaktadır.

Sonuç olarak 2025 yılı, demir-çelik sektörü için büyümeden ziyade uyum, dönüşüm ve stratejik hazırlık yılı olarak öne çıkmıştır. 2026’ya girerken sektörün rekabet gücü; karbon ayak izi yönetimi, yeşil çelik yatırımları, finansal dayanıklılık ve regülasyonlara uyum kapasitesi üzerinden yeniden şekillenmekte olup, bu alanlarda atılacak adımlar önümüzdeki dönemin kazananlarını belirleyecektir.

Çin’in orantısız fiyat politikaları ve agresif ihracat stratejileri küresel çelik piyasalarını yeniden şekillendiriyor. Bu tablo karşısında Türkiye’nin mevcut önlemlerini yeterli buluyor musunuz; sizce hangi ilave ticaret savunma araçları ve politikalar devreye alınmalı ? Söz konusu sürecin hem yerli çelik üreticileri hem de hammaddesi çelik olan imalatçı sektörler (otomotiv, beyaz eşya, makine vb.) üzerindeki olası etkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çin’in son yıllarda izlediği orantısız fiyatlama politikaları ve agresif ihracat stratejileri, küresel çelik piyasalarında arz-talep dengesini bozarak fiyatlar üzerinde ciddi bir baskı yaratmaktadır. Devlet destekleri, ölçek avantajı ve iç piyasadaki talep zayıflığının ihracata yönlendirilmesi, Çin menşeli ürünlerin birçok pazarda maliyet altına yakın seviyelerde konumlanmasına yol açmakta; bu durum küresel rekabet koşullarını yapısal olarak zorlamaktadır. Sonuç olarak, dünya genelinde pazarlar daralmakta, fiyat dengeleri bozulmakta ve yerel üreticiler üzerinde ciddi bir kârlılık baskısı oluşmaktadır.

Türkiye açısından bakıldığında, mevcut ticaret savunma önlemleri (anti-damping, gözetim uygulamaları ve korunma tedbirleri) önemli olmakla birlikte, mevcut küresel konjonktür karşısında tek başına yeterli değildir. Çin kaynaklı baskının süreklilik kazanması, ticaret savunma mekanizmalarının daha proaktif, hızlı ve kapsamlı şekilde işletilmesini zorunlu kılmaktadır. Bu çerçevede, anti-damping soruşturmalarının kapsamının genişletilmesi, referans fiyat ve gözetim mekanizmalarının etkinleştirilmesi, menşe bazlı izleme sistemlerinin güçlendirilmesi ve üçüncü ülkeler üzerinden yapılan dolaylı ithalatın daha sıkı denetlenmesi önem kazanmaktadır. Ayrıca, ticaret politikalarının yalnızca savunma refleksiyle değil, stratejik sanayi politikalarıyla entegre biçimde ele alınması gerekmektedir.

Bu sürecin yerli çelik üreticileri üzerindeki etkisi, öncelikle fiyat baskısı ve marj daralması şeklinde ortaya çıkmaktadır. Çin menşeli düşük fiyatlı ürünler, iç piyasada rekabeti bozarken; üreticilerin kapasite kullanım oranlarını, yatırım iştahını ve sürdürülebilirlik dönüşümüne ayırabilecekleri kaynakları sınırlamaktadır. Uzun vadede bu baskının kontrol altına alınamaması, yerli üretimin zayıflaması ve stratejik sanayi altyapısının aşınması riskini beraberinde getirmektedir.

Öte yandan, çeliği hammadde olarak kullanan imalatçı sektörler (otomotiv, beyaz eşya, makine, savunma sanayi vb.) açısından konu daha dengeli ve çok boyutlu değerlendirilmelidir. Kısa vadede düşük fiyatlı ithal çelik, bu sektörler için maliyet avantajı yaratıyor gibi görünse de; yerli çelik sanayisinin zayıflaması halinde orta ve uzun vadede arz güvenliği, kalite sürekliliği, tedarik zinciri kırılganlığı ve dışa bağımlılık gibi ciddi riskler ortaya çıkacaktır. Bu durum, sanayinin genel rekabet gücünü kalıcı biçimde olumsuz etkileyebilir.

Dolayısıyla izlenmesi gereken yaklaşım, çelik üreticileri ile çelik kullanan sektörleri karşı karşıya getiren değil; her iki tarafın da sürdürülebilirliğini gözeten dengeli bir politika seti olmalıdır. Yerli çelik sanayisini koruyacak etkin ticaret savunma araçları ile imalatçı sektörlerin rekabetçiliğini destekleyecek öngörülebilir ve istikrarlı bir hammadde ortamının birlikte sağlanması kritik önemdedir. Bu denge kurulabildiği ölçüde Türkiye, küresel ticarette yaşanan bu sert dönüşümü riskten ziyade stratejik bir avantaja dönüştürebilecektir.

Son olarak eklemek istedikleriniz neler?

Son olarak, küresel belirsizliklerin, artan maliyet baskılarının ve yoğun rekabet ortamının damga vurduğu bu dönemde; demir-çelik sektörünün tüm paydaşlarını gösterdikleri dayanıklılık, uyum kabiliyeti ve özverili çaba nedeniyle tebrik etmek isterim. Üreticilerden tedarikçilere, lojistikten finansman tarafına kadar zincirin tüm halkaları, zorlu koşullara rağmen sektörü ayakta tutmayı başarmıştır. Bu süreç, Türk çelik sektörünün kriz dönemlerinde dahi birlikte hareket edebilme ve çözüm üretebilme refleksinin ne kadar güçlü olduğunu bir kez daha göstermiştir.

Bu çerçevede Ekinciler Demir Çelik olarak yatırımlarımızı ve operasyonel gücümüzü kararlılıkla sürdürmeye devam ettik. 2025 yılında, geçen yıla kıyasla iç piyasadaki satışlarımızı %20’nin de üzerinde arttırarak zorlu pazar koşullarına rağmen büyüme ivmemizi koruduk. Elde edilen bu sonuç; üretim kabiliyetimizin, maliyet avantajımızın ve müşteri odaklı yaklaşımımızın sahadaki somut bir yansıması niteliğindedir.Aynı zamanda grup açısından stratejik öneme sahip olan liman yatırımlarımızı tamamlayarak önemli bir eşiği geride bıraktık. Bugün itibarıyla 12 milyon ton yıllık kapasiteye ulaşan liman altyapımız, yalnızca Ekinciler için değil; bölgesel ticaret, lojistik ve ihracat kabiliyeti açısından da güçlü bir değer yaratmaktadır. Bu yatırım, üretim–lojistik entegrasyonumuzu güçlendirirken, müşterilerimize hız, esneklik ve maliyet avantajı sunmamıza imkân sağlamaktadır.

Önümüzdeki dönemde de sektörümüzün sürdürülebilirliği, rekabet gücü ve dönüşüm kapasitesi adına; yatırımdan, üretimden ve stratejik planlamadan taviz vermeden yolumuza devam etmeyi hedefliyoruz. Türk çelik sektörünün sahip olduğu potansiyelin, doğru politikalar ve kararlı adımlarla küresel ölçekte daha güçlü bir konuma taşınacağına olan inancımız tamdır.

“SKDM’ye uyum sağlayan ve karbon ayak izini yöneten üreticiler, Avrupa pazarında fiyat dışı kalıcı bir avantaj elde edecek”