“Ne olacak?”
Son aylarda bu iki kelimeyi, belki de son on yılda duyduğumdan daha fazla duyuyorum.
Fabrika sahipleri…
Genel müdürler…
Satın alma yöneticileri…
Servis merkezi sahipleri…
Herkes aynı sorunun peşinde.
Yılın son çeyreğinde piyasa açılır mı?
Bu sorunun cevabını herkes merak ediyor. Ama belki de kimsenin sormadığı daha önemli bir soru var:
Ya piyasa eskisi gibi hiç olmayacaksa?
İşte canımızı sıkan ihtimal de tam olarak bu.
Çünkü bugün yaşadığımız tablo, geçmişte birkaç kez karşılaştığımız klasik durgunluk dönemlerinden biri değil.
Bu kez oyunun kuralları değişti.
Dünya değişti.
Ticaret değişti.
Rekabet değişti.
Ama biz hâlâ eski oyunu oynamaya çalışıyoruz.
Türkiye’de finansmana erişim zor.
Kredi maliyetleri yatırım yapmayı da, stok taşımayı da cesaret isteyen bir işe dönüştürdü.
İç piyasada nakit akışı zayıf.
Tahsilat süreleri uzuyor.
Yatırımlar erteleniyor.
İhracatta ise durum daha da karmaşık.
Kotalar…
İlave vergiler…
Anti-damping soruşturmaları…
Karbon düzenlemeleri…
Korumacılık…
Artık yalnızca kaliteli üretmek yetmiyor.
Ürettiğiniz ürünü hangi ülkeye hangi şartlarda satabildiğiniz belirleyici hâle geliyor.
Bir de madalyonun diğer yüzü var.
Çin.
Bugün birçok Türk üreticisi sıcak haddelenmiş rulo sacı yaklaşık 600 Dolar seviyelerinde maliyetle üretmeye çalışırken, Çin aynı ürünü Türk limanlarına 520-530 Dolar seviyelerinde sunabiliyor.
Burada mesele sadece 60-70 dolarlık fiyat farkıdeğil.
Asıl mesele şu:
Biz maliyet hesabı yaparken, Çin strateji hesabı yapıyor.
Onlar dünya pazarındaki paylarını büyütmeye çalışıyor.
Biz ise mevcut müşterimizi kaybetmemeye çalışıyoruz.
İşte aradaki zihniyet farkı, fiyat farkından çok daha tehlikeli.
Peki yılın son çeyreğinde hareket olur mu?
Olabilir.
Faiz beklentilerindeki olası değişimler, ertelenmiş siparişler, bütçe kapanışları ve stok yenilemeleri belirli bir canlılık oluşturabilir.
Bunu tamamen göz ardı etmek doğru olmaz.
Ama bunun eski parlak günlere dönüş anlamına geldiğini düşünmek de büyük hata olur.
Çünkü dünya artık farklı çalışıyor.
Artık yükselişler daha kısa sürecek.
Dalgalanmalar daha sert olacak.
Kâr marjları daha ince olacak.
Ve rekabet çok daha acımasız olacak.
Belki de sektör olarak en büyük hatamız şu:
Herkes piyasanın düzelmesini bekliyor.
Kimse şirketini yeni döneme hazırlamıyor.
Oysa krizler bekleyenleri değil, hazırlananları ödüllendirir.
Bugün sadece tonaj konuşan şirketlerin yarın ayakta kalması çok zor.
Çünkü ton satmak artık tek başına başarı ölçüsü değil.
Katma değer üretmek…
İşlenmiş ürün satmak…
Servis hızını artırmak…
Müşteriye mühendislik desteği sunmak…
Yeni ihracat pazarları oluşturmak…
Markalaşmak…
Dijital satış kanallarını güçlendirmek…
Önümüzdeki on yılın kazananlarını bunlar belirleyecek.
Belki de artık yanlış soruyu soruyoruz.
“Piyasa ne zaman düzelecek?”
Doğru soru şu olmalı:
“Ben, piyasa düzelmeden şirketimi nasıl güçlendirebilirim?”
Çünkü beklemek de bir stratejidir.
Ama çoğu zaman en pahalı stratejidir.
Ben şahsen yılın son çeyreğinde belirli bir hareketlenme ihtimalini tamamen dışlamıyorum.
Ancak asıl toparlanmanın tek başına takvim yapraklarıyla gelmeyeceğini düşünüyorum.
Enflasyonun daha kalıcı şekilde gerilemesi…
Finansman maliyetlerinin makul seviyelere inmesi…
İç talebin yeniden canlanması…
Avrupa’da sanayi üretiminin toparlanması…
Ve küresel ticarette korumacılığın bir miktar gevşemesi…
Bu başlıkların birkaçında aynı anda iyileşme görmeden, kalıcı bir bahar beklemek gerçekçi olmaz.
Türk çelik sektörü bugüne kadar sayısız kriz gördü.
2001’i gördü.
2008’i gördü.
Pandemiyi gördü.
Depremi gördü.
Hepsinden çıktı.
Bu süreçten de çıkacaktır.
Ancak bu kez ayakta kalacak olanlar, en büyük fabrikalara sahip olanlar değil…
En hızlı düşünebilenler olacak.
Çünkü önümüzdeki dönemde çeliğin kaderini sadece yüksek fırınlar değil…
Yönetim odalarında alınacak stratejik kararlar belirleyecek.












































