Üçüncü Yeşil Çelik Zirvesi’nde konuşan Metsims Kurucusu Hüdai Kara, Türk çelik sektörünün karbon yönetimi ve sürdürülebilirlik dönüşümüne teknik altyapı açısından hazır olduğunu ancak dönüşümün halen tam anlamıyla içselleştirilemediğini söyledi. Karbon ayak izi hesaplama, yaşam döngüsü analizi, EPD doğrulama ve sürdürülebilirlik danışmanlığı alanlarında hizmet veren Metsims’in kurucusu Kara, Türkiye’nin ikinci çelik üretimindeki avantajını doğru veri yönetimi ve şeffaf raporlamayla küresel pazarda önemli bir rekabet avantajına dönüştürebileceğini vurguladı.

“İlk yıllarda eğitim ön plandaydı, bugün veri yönetimi ve ürün bazlı analizler öne çıkıyor”

Öncelikle Metsims’i ve faaliyet alanlarınızı kısaca anlatabilir misiniz?

Metsims, sürdürülebilirlik, karbon yönetimi ve yaşam döngüsü değerlendirmesi alanlarında hizmet veren bir danışmanlık ve dijital çözüm şirketi. Özellikle karbon ayak izi hesaplama, yaşam döngüsü analizi (LCA), EPD süreçleri, sürdürülebilirlik raporlamaları, doğrulama ve eğitim alanlarında çalışmalar yürütüyoruz. Bunun yanında firmaların SKDM’ye uyum süreçleri, karbon yönetimi ve çevresel performanslarını ölçebilmeleri için dijital çözümler de geliştiriyoruz.

Özellikle demir çelik, çimento, enerji ve üretim sanayi gibi karbon yoğun sektörlerle yoğun şekilde çalışıyoruz. Buradaki temel yaklaşımımız sürdürülebilirliği ölçülebilir, doğrulanabilir ve yönetilebilir hale getirmek. Zaten şirketimizin söylemlerinden biri “Measuring Sustainability” çünkü sürdürülebilirlik ancak ölçüldüğünde yönetilebilir hale geliyor.

“Çelik sektörünün teknik altyapısı güçlü ancak ürün bazında halen zorluklar var”

Bu çalışmalara başladığınız ilk yıllarla kıyasladığınızda sektörde nasıl bir değişim görüyorsunuz?

İlk başladığımız dönem, özellikle 2010-2011 yıllarında sektör bu konulara oldukça yabancıydı. Zaten firmamızın isminde de “eğitim” vurgusu bulunuyor. İlk yıllarda daha çok eğitim faaliyetleriyle sektörde farkındalık oluşturmaya çalışıyorduk.

Ancak zaman içerisinde sürdürülebilirlik, karbon yönetimi ve yeşil dönüşüm kavramları daha görünür hale geldi. Firmalar da bu dönüşümü yavaş yavaş içselleştirmeye başladı. Bugün geldiğimiz noktada ise yalnızca farkındalık yeterli değil. Firmalar artık karbon ayak izi hesaplama, ürün bazlı çevresel performans analizi, EPD süreçleri ve SKDM’ye uyum gibi çok daha teknik ve veri odaklı konularla ilgileniyor. Bu nedenle bugün hem danışmanlık hizmetleri sunuyoruz hem de firmaların veri yönetimini kolaylaştıracak dijital çözümler geliştiriyoruz.

Demir çelik firmaları size en çok hangi konularda başvuruyor? SKDM, karbon ayak izi hesaplama ya da EPD belgeleri mi daha fazla gündemde?

Demir çelik sektörünün aslında iyi bir altyapısı var. Özellikle MRV sistemi sayesinde belirli bir veri ve insan kaynağı altyapısı oluştu. Ancak iş ürün seviyesine indiğinde firmaların daha fazla zorlandığını görüyoruz. Çünkü artık yalnızca tesis bazlı değil, ürün bazlı karbon ayak izi ve çevresel performans değerlendirmeleri önem kazanıyor.

Özellikle yapı çeliklerinde EPD belgelerine yönelik talebin arttığını görüyoruz. Tabii SKDM de doğrudan ürün seviyesinde devreye giriyor. Türk çelik firmalarının bu konuda belirli bir altyapısı mevcut ancak ben sektörün dönüşümü hâlâ tam anlamıyla içselleştirmediğini düşünüyorum.

Bazı kesimlerde SKDM’nin bir ticaret bariyeri olduğu ya da Türk çelik sektörünün önünü kesmeye yönelik bir uygulama olduğu yönünde yorumlar görüyoruz.

Bu nedenle bir direnç oluştuğunu hissediyorum. Ancak ben sektörün aslında bu dönüşüm için hazır olduğunu düşünüyorum. Türkiye’nin burada önemli bir avantajı da var. Türkiye, yaklaşık yüzde 70 oranında ikinci çelik üretimine dayalı bir sektör yapısına sahip. Bu nedenle karbon emisyonlarımız rakip ülkelere göre daha düşük seviyelerde.

Fakat bu avantajı ölçme, raporlama ve değer zinciriyle paylaşma konusunda halen eksiklerimiz bulunuyor. Hâlâ bazı verilerin ticari bilgi olarak görülmesi nedeniyle paylaşım konusunda çekinceler yaşanıyor. Oysa dünya giderek daha şeffaf hale geliyor. Siz tedarik zincirinizden aldığınız verileri şeffaf şekilde kullanacak, üzerine kendi verilerinizi ekleyecek ve bunu yine şeffaf biçimde paylaşacaksınız.

Sürdürülebilirliğin temelinde zaten şeffaflık yatıyor. Sayılar ortaya çıktığında süreç kendi yönünü bulacaktır. Çünkü sayılar hiçbir zaman yalan söylemez. Bizim İngilizce mottomuz da zaten “Measuring Sustainability.” Yani sürdürülebilirliği ölçmek gerekiyor. Ölçtüğünüz zaman rakamlar sizi doğru yere götürüyor.

“Yeşil çelik demek düşük emisyonlu çelik demek”

Yeşil çelik kavramı çok sık konuşuluyor ancak herkes farklı kriterler kullanıyor. Siz hangi kriterleri esas alıyorsunuz?

Açıkçası önünde “yeşil” olan tanımlamaları çok sevmiyorum. Çünkü aslında tamamen çevresel etkisiz bir ürün yok. Her ürünün çevre üzerinde az ya da çok bir etkisi bulunuyor. Bu nedenle çeliği de bu perspektiften değerlendirmemiz gerekiyor. “Yeşil çelik” dediğimiz şey aslında düşük emisyonlu veya düşük çevresel etkili çelik anlamına geliyor. Bugün odak daha çok karbon emisyonlarında çünkü sınırda karbon düzenlemesi nedeniyle işin ekonomik tarafı öne çıkıyor. Ancak çeliğin başka çevresel etkileri de bulunuyor.

Eğer bunu rakamlarla ifade edecek olursak, yaklaşık bir ton çelik üretiminde 100 kilogram seviyelerinde CO? emisyonuna ulaşabiliyorsanız bunu “yeşil çelik” olarak değerlendirebiliriz. Avrupa’nın hedeflediği nokta da aslında bu seviyeler. Peki Türkiye bugün nerede? Türkiye’de iki farklı üretim teknolojisi var. İkinci çelik üretiminde yaklaşık 0.6-0.7 ton CO? seviyelerindeyiz. Birinci çelik üretiminde ise 2.2 ton civarındayız. Yani hâlâ gitmemiz gereken bir yol var ancak tamamen kötü durumda da değiliz. Özellikle ikinci çelik üretimindeki avantajımızı ölçerek, doğrulayarak ve değer zinciriyle paylaşarak Avrupa pazarında önemli bir rekabet avantajına dönüştürebiliriz. Özellikle Çin ve Hindistan gibi rakip ülkelerle karşılaştırıldığında Türkiye’nin burada ciddi bir avantajı bulunuyor.

“Karbon gerçeğiyle yüzleşmek zorundayız”

Son olarak sektöre vermek istediğiniz mesaj nedir?

Yeşil Çelik Zirvesi bu yıl üçüncü kez düzenleniyor ve biz üç yıldır katılıyoruz. Hâlâ sektörde belirli çekinceler olduğunu görüyoruz. Aslında bu çekinceleri normal karşılıyorum çünkü karbon düzenlemeleri mevcut iş modellerini ciddi şekilde etkileyecek ve önemli maliyetler oluşturacak. Bu dönüşümü gerçekleştirmek kolay değil. Bu nedenle bazı firmaların kabuğuna çekildiğini görüyoruz. Belki bu yaklaşım kısa vadede anlaşılabilir ancak uzun vadede çözüm değil. Firmaların mümkün olduğunca hızlı şekilde alternatiflerini geliştirmesi gerekiyor. Bu bazen farklı pazarlara yönelmek anlamına da gelebilir. Ancak her pazarın kendi dinamikleri bulunuyor. Şunu unutmamak lazım; bugün bu dönüşümü Avrupa talep ediyor, yarın İngiltere isteyecek, ardından diğer ülkeler kendi sistemlerini oluşturacak. Nitekim İngiltere de kendi karbon düzenleme sistemini kuruyor. Türkiye dahil birçok ülke bu yönde ilerliyor. Dolayısıyla karbon artık hayatımızın bir gerçeği. Avrupa’yı eleştirebiliriz, farklı yorumlar yapabiliriz ancak sonuç değişmiyor. Dünyanın bir karbon gerçeği var ve bizim bu gerçekle yüzleşmemiz gerekiyor.