SOGAD Genel Sekreteri Asuman Gürsoy, 2025 yılına dair çelik sektörü değerlendirmelerini ve 2026 beklentilerini SteelTürk Dergisi’ne anlattı. Gerçekleştirdiğimiz röportajı sizlerle paylaşıyoruz.
Sözlerime “2025 yılı nasıl geçti ve 2026’dan neler bekliyorsunuz” sorusuna yanıt vermeye çalışarak başlamak istiyorum.
Öncelikle dünyanın iyi şeylere hazırlık yapmadığı, dalga boyutlarının çok yüksek olduğu bir belirsizlik denizi içinde yol alınmaya çalışıldığı, kolay kazanımların kalmadığı, hayallerle gerçeklerin giderek farklılaştığı, finansmana erişimin zorlaştığı, dış kaynağın azaldığı, yarın ne ile karşılaşılabileceğinin kestirilemediği, ön görülerde bulunmanın, sağlıklı bütçeler yapabilmenin neredeyse imkansızlaştığı, jeopolitik risklerin arttığı, korunma önlemlerinin ve dolayısı ile ticaret savaşlarının giderek daha da yıpratıcı hale geldiği ve sürdürülebilirliğin ön plana çıktığı bir 2025’i yolcu ettiğimizi ifade etmek istiyorum.
Sıralamaya çalıştığım bu ve benzeri gelişmeler karşılığında varlığımızı sürdürmeye çalışırken acaba bizler denge oluşturmak için “Doğru olan ne/İşe yarayan ne/Önemli olan ne “sorularını kendimize sorarak mı yol almaya, stratejilerimizi belirlemeye çalıştık? sorularını sormadan da geçemiyorum doğrusu…
“Gözü kara olmanın mevcut şartlarda ne yazık ki yeterli olmadığını yaşayarak gördük”
Gözü kara olmanın mevcut şartlarda ne yazık ki yeterli olmadığını yaşayarak gördük. Endüstriyel devrimlerin pek çoğunu kaçırdık. Dünya trendleri ile uyumlu olma, bölgesel ve global marka olma, dönüşümün, yenilenmenin süratle yapılabilmesi için uygun finansman modeli oluşturma konularında ne kadar yol alabildik? Ve de bence en önemlisi umudu olmayan hayal kuramaz gerçeğinden hareket ile insanımıza, özellikle gençlerimize ve kadınlarımıza kendilerini geliştirebilmeleri, sektörün ihtiyaç duyduğu deneyimleri kazanabilmeleri için ne kadar fırsat eşitliği sağlayabildik?
Ekonomik bakış açılarında değişime ihtiyaç duyulan bir yıldı 2025. Önceliklerin hep büyümeye verildiği anlayıştan artık çevrenin ve enerji verimliliğinin ön plana çıktığı bir sürece geçildi. Türkiye enerji yoğun büyüyen bir ülke olduğu için öngörülebilirlik çok daha fazla önem kazandı. Biliyoruz ki sürdürülebilirlikte iklim krizi en önemli unsur. 2025 aynı zamanda Türkiye’nin doğaya, insana ve topluma daha iyi bir gelecek sağlama yönünde hayli yol aldığı bir yıl da oldu.
İyiye doğru alınan bu yolda tabii ki kültürel dönüşümün ve şeffaflığın önemi yadsınamazdı...
Tüm bu gelişmeler ışığında 2025 yılında ihraç pazarlarımızı yüksek üretim maliyetlerimiz yüzünden veremediğimiz rekabetçi fiyatlar nedeniyle başta Çin olmak üzere başka ülkelere kaptırmaya devam ettik. İç pazarda ise koruma önlemleri nedeniyle en büyük ihraç pazarlarımız olan AB ye ABD’ye kısıtlanan ihracatın sebep olduğu artan arz baskısıyla yaşanan yıpratıcı rekabetin sıkıntıları sürdü. Başabaş maliyetlerle, ya da bıçak sırtı karlarla çarklar büyük bir özveriyle döndürülmeye devam etti. Ve bizler bir kez daha gördük ki, üretim maliyetimiz ne olur ise olsun ürün fiyatlarını belirleyen düşen talep ve artan arz oldu.
Oysa ne büyük umutlarla işletmeye alınan, ürün çeşitlendirmeye, üretim maliyetlerini düşürmeye, verimliliği arttırmaya, entegrasyonu sağlamaya yönelik ve özellikle otomotiv ve beyaz eşya sektörünün beklentilerine uygun kalitede üretim yapabilme kabiliyetine sahip, yüksek yatırım maliyetli yeni işletmeler, ne yazık ki oluşan piyasa şartları nedeniyle umduklarını bulamadılar ve iç piyasada sıkışıp kalmalarının yanı sıra artan düşük fiyatlı ithalatlarla da mücadele etmek durumunda kaldılar.
Ben bu kez tüm sektör mensupları tarafından çok iyi bilinen, dün var olan ve yarın da var olmaya devam edecek olan Çin ve ABD kaynaklı sorunlara, risklere çok fazlaca değinmeden, Türkiye’nin en büyük ihraç pazarı olan Avrupa ya ihracatımızı kısıtlayabilecek gündemdeki uygulama değişikliklerine değinmek istiyorum.
Öncelikle ülkemizde uygulamaya konulan DİR rejimindeki değişikliklerin yarattığı endişelerden kısaca bahsetmek istiyorum.
Biliyorsunuz DİR rejimine yapılan yeni bir düzenleme ile DİB süreleri kısaltılırken, ihracatta kullanılacak ürünlerin üretiminde en az %25 yurt içi alım şartı getirildi.
Bu uygulama ne yazık ki yerli sıcak sac üreticilerimizi mutlu ederken, başta soğuk haddeleme ve kaplamalı sac üreticileri ile boru üreticilerini olmak üzere pek çok sektörü mutlu etmedi.
Biliyoruz ki çelik üretim sektörü sadece sıvı çelik üreticilerini kapsamaz. Sıvı çelik uzun bir değer zincirinin başlangıcıdır, ancak tümü değildir.
Söz konusu uygulamadan en fazla olumsuz etkilenecek olan; soğuk haddeleme ve kaplamalı sac üretim sektörü, yassı çelik ihracatının %45’ini oluşturarak (2.1 milyar USD) ihracat odaklı sanayinin de temel taşını oluşturmaktadır. Maliyetlerinde yaşanacak her artış, rekabet gücünü doğrudan aşındıracaktır.
Keza Boru Üreticileri de Türkiye’de 7,5 milyon ton kapasite ve 2 milyar dolarlık ihracat geliri ile dünyanın en büyük 4.üreticisidir. Ve uygulama değişikliği onların da rekabet avantajlarını doğrudan riske edecektir. Çünkü bu sektörlerde yassı çelik, nihai ürün maliyetinin % 60-80’ini oluşturmakta olup, en küçük bir maliyet artışı bile yıkıcı olabilmektedir.
Özellikle bu iki sektör yetkilileri ihracat yapabilmek için ithalat yapmak zorunda olduklarını her platformda dile getirmeye devam etmektedirler. Diğer pek çok sektörde de dillendirildiği üzere…
Söz konusu değişiklikle,
Belge sürelerinin 6 ay ile sınırlandırılması üretim-tedarik-ihracat zincirini imkansız hale getirecek, bu sektörlerin rekabet gücün ü zayıflatacaktır.
%25 yurt içi alım zorunluluğu arz-talep dengesizliğine ve maliyet artışına yol açacak, esnek hammadde teminini ortadan kaldıracak, özellikle haddecileri dezavantajlı duruma düşürecektir.
İhracatta düşüş, üretim planlarında aksama ve zorluk yaratacak, döviz gelirlerinde kayıplar yaşanacaktır.
Katma değer, istihdam ve ihracat katkısı azalacaktır.
Burada altı çizilmesi gereken bir başka husus da 17 Eylül 2025 tarihli metal sektörü genelgesiyle,
Demir veya alaşımsız çelikten slab (GTİP 7207) ve
Demir veya alaşımsız çelikten sıcak haddelenmiş rulo sac (GTİP 7208)
ürünlerinin girdi olarak kullanıldığı DİİB ne %25 asgari yurt içi alım şartının getirilmesi, söz konusu düzenlemenin sadece bu iki ürünle sınırlandırılması, sektör genelinde hedeflenen etkinin sağlanmasını güçleştirecektir.
Bununla beraber uygulamanın devam etmesi halinde, hedeflenen etkinin daha adil ve kapsayıcı şekilde yaratılabilmesi için, ham madde seviyesinde getirilen zorunluluğun tedarik zincirinin devamındaki soğuk haddelenmiş, galvanizli ve boyalı sac ürünlerini de kapsayacak şekilde genişletilmesinin gerekliliği önem arz etmektedir.
Bu uygulama değişikliğinin etkileri 2026 yılının 2.yarısından önce tam olarak görülemeyecektir.
DİR alımlarda %25 yerli alım şartındaki oranın daha da arttırılması halinde uygulamanın kapsamına bağlı olarak yaşanacak bir GSYH yavaşlaması, ulusal büyümeyi ciddi şekilde sekteye uğratabilir, döviz girişlerini yavaşlatabilir, mali gelirleri azaltabilir endişeleri dillendirilmeye devam etmektedir.
Sonuç olarak şunu söyletebilirim. DİR’li ithalat toplam ithalatın sadece %10’nu, DİR’li ihracat ise toplam ihracatın %40’ıdır. DİR’li çelik ithalatı ise toplam ithalatın sadece %2’sidir. Dolayısı ile %10’luk ithalatı hedef alan bir yaklaşım, ihracat tarafında %40’lık bir negatif etki yaratabilir.
SOGAD’dan Piyasayı Etkileyecek Antidamping Adımı
2025’deki bir başka önemle takip edilen gelişme de SOGAD (Soğuk Haddeleme, Galvanizli ve Boyalı Sac Üreticileri Derneği) tarafından 25.12.2024 tarihinde başlatılan G.Kore ve Çin’den yapılan ve giderek artan Soğuk, Galvanizli ve Boyalı Sac ithalatına yönelik AD soruşturması olmuştur.
Biliyorsunuz ki; bu soruşturmaların yasal olarak 1 yıl içinde sonuçlandırılması gerekmektedir. Ancak Bakanlığımızın gerek duyması halinde 6 aya kadar süreyi uzatma yetkisi bulunmaktadır. Soruşturmanın bir an önce sonuçlandırılması büyük önem taşımakta olup, sürenin uzaması yeni bağlantıların yapılmasına fırsat vermektedir.
Üstelik bu bağlantılar gümrük vergileri ödenerek ithal edilseler bile yerli üretici fiyatlarının çok altında ülkemize girmekte, ihracat taahhütleri de bulunmadığı için iç piyasa dengelerini alt üst etmektedirler.
Türkiye’de üretilemediği gerekçesi ile AD vergisinden muaf tutulması istenilen ince boyalı saclar için özellikle belirtmek isterim ki; ince boyalı sacların üretim aşamasında yaşanılan kapasite kaybına rağmen Türkiye de üretimi mümkündür. Ancak, olması gereken kalınlıkta galvaniz, astar ve boya kaplaması yapıldığında ortaya çıkan maliyet, benzer standartlarda olmayan ithal edilen boyalı sacların maliyetinin çok üzerinde oluşmakta ve bu maliyet tüketici bazı sektörler tarafından ekonomik bulunmadığı için tercih edilmemektedir. Üstelik yerli üretimde söz konusu saclar için bir kullanım süresi garantisi verilirken, bu tür ithal saclarda herhangi bir süre garantisi bulunmamaktadır.
Soruşturmanın en kıs sürede sonuçlandırılması AD vergisi tahsilinden elde edilecek gelirin yanı sıra yerli üreticilerimizin kapasitelerinde oluşan boşlukların doldurulmasına katkıda bulunacaktır. Dolayısı ile düşük kapasite ile çalışmanın sebep olduğu ve olacağı istihdam kayıplarını da engelleyecektir.
Şimdi de biraz 1 Ocak 2026’dan itibaren yürürlüğe giren AB’nin Sınırda Karbon Vergisi Uygulamasına (CBAM) göz atalım.
CBAM, AB’ye giren karbon yoğun malların üretimi sırasında salınan karbona adil bir fiyat biçmek ve AB üyesi olmayan ülkelerde daha temiz endüstriyel üretimi teşvik etmek için kullanılacak bir araç olarak lanse edilse de bir başka korunma önlemi olarak da nitelendirilmektedir.
Bir ticaret standardı haline getirilmek istenen CBAM, AB’nin iklim hedeflerine yönelik Yeşil Mutabakat çerçevesinde geliştirdiği sınırda karbon mekanizmasının 2 yılı aşan geçiş dönemi sona erdi ve mali yükümlülüklerin devreye gireceği asıl uygulamalar 1.Ocak 2026 itibariyle başladı.
Bu uygulamadaki hedef; AB’ye ithal edilen ürünlerin emisyon maliyetlerini AB içindeki üreticilerle eşit hale getirmek, karbon kaçağını önlemek ve adil bir rekabet ortamı sağlamak olarak açıklanıyor.
CBAM kapsamında 1 Ocak 2026’dan itibaren AB’nin Demir Çelik, Çimento, Alüminyum, Gübre ve Hidrojen gibi sektörlerde ithal ettiği karbon yoğun ürünler için bir karbon vergisi uygulayacağını, bu tarihten sonra ithalatçılar ve üreticiler için sadece raporlama yapmanın yeterli olmayacağını ve aynı zamanda mali yükümlülüklerin başlayacağını biliyoruz.
Dolayısı ile yeni yıldan itibaren AB ye ithal edilen ürünlerin karbon emisyonları için CBAM Sertifikası satın alınması ve teslim edilmesi zorunluluğu da başlamış oluyor.
Konu ile ilgili yetkili kişilerin aktarımlarında; CBAM’ın getirdiği mali yükümlülüklerin yanı sıra, 2028 yılına doğru kapsam ve denetimlerin genişlediği bir ticaret standardı haline geleceği belirtilerek “AB ye ihracatta artık ürün kadar, ürünün nasıl üretildiği ve bunun ölçülebilir bir şekilde ispatlanmasının da belirleyici olacağı vurgulanmaktadır.
Adı geçen sektörlerde AB’ye ihraç edilen ürünlerin gömülü emisyonları için de CBAM Sertifikası satın alma yükümlülüğü başladığından AB’li ithalatçıların Türk Üreticiler den tesis bazlı ve “doğrulanabilir emisyon verisi” talep edebileceği, veri sunulmaması halinde daha yüksek varsayılan emisyonlar üzerinden maliyet oluşturabileceği belirtilmektedir.
Bu yüzden ilgili sektör oyuncularının şimdiden, ürün ve tesis bazlı emisyon muhasebesi kurma, ölçüm ve doğrulama süreçlerini erkenden standartlaştırma,2028 de kapsama girebilecek ürünleri bu günden analiz etme, AB’deki müşterileri ile veri paylaşımını ve maliyet yönetimini ticari olarak netleştirme konularında adımlar atmalarının gerekliliği öne çıkarılmaktadır.
Çünkü; CBAM’ın yalnızca nihai ürünü değil, üretim zincirini de etkilediğinden hareketle, Türkiye’den AB ye yüksek ihracat yapan sektörlerde, güvenilir emisyon verisi sunabilen üreticiler rekabet avantajı sağlarken, sunamayanlar Pazar kaybı riski ile karşı karşıya kalabileceklerdir. Eğer 2028’de kapsam genişletilir ise bu etkinin daha da fazla ürüne yayılabileceği de muhtemel olarak görülmektedir.
Öte yandan EUROFER, Avrupa Komisyonu’nun CBAM önerileri hakkında yaptığı açıklamada AB tarafından açıklanan CBAM önerilerinin özellikle AB ihracatı ,alt akış sektörleri ve aşma uygulamaları konusunda zayıflıklar olduğunu belirtmiş, önerilen önlemlerin mevcut haliyle mekanizmanın etkinliğini güçlendirmek için yetersiz olabileceği konusunda uyarılarda bulunmuş ve Avrupa Komisyonu’nun CBAM ile ilgili son önerilerinin sistemdeki temel yapısal boşlukları doğru şekilde tespit ettiğini, ancak karbon sızıntısı ve iş kayıplarını önlemek için kapsamlı ve yapısal çözümler sunmadığını belirtmiştir.
Kısacası CBAM konusundaki belirsizlikler bu yıl da devam edecek gibi görünmekte ve hala Türkiye’nin AB ye uyumlu ETS sisteminin hayata geçirilmemiş olması belirsizliklerin bir başka ayağını teşkil etmektedir.
Ancak Türkiye’deki tesisler SKDM ile ilgili olarak yeşil enerji yatırımlarının yanı sıra gerçekleştirdiği dönüşüm projeleri ve alınan eğitimlerle konuyu yakinen takip etmekte ve Bakanlığımızın da bilgilendirmeleri doğrultusunda hazırlıklarını aralıksız sürdürmeye devam etmektedirler.
Biraz da AB’nin uygulamaya koymak istediği yeni korunma önlemlerine değinecek olur isek;
Bilindiği üzere Avrupa Komisyonu; mevcut çelik korunma önlemlerinin 2026 yılında sona erecek olmasını gerekçe göstererek, yürürlükteki sistemi önemli ölçüde sıkılaştıran yeni bir düzenleme teklifinde bulunmuştur. Teklife göre;
AB tarafından,2019 yılında yürürlüğe konularak,2024 yılında 2026 yılının Haziran ayına kadar uzatılan koruma tedbirinin,2026 yılının ilk çeyreğinde geri çekilmesi ve yerine, yeni koruma paketinin konulması,
2024 yılında %21 seviyesini aşan yurt içi tüketim içindeki ithalat payının, ithalat baskısı öncesindeki, %12.7 seviyesine indirilmesi,
Çelik ithalat kotalarını %47 oranında azaltarak 18.3 milyon ton seviyesine düşürülmesi,
Kapasite kullanım oranının, mevcut %68 seviyesinden, %80 seviyesine çıkarılması,
Kota aşımı ihracatlar için gümrük vergisi oranı %25’den %50’ye çıkarılarak, kota dışı ithalatın fiilen imkansız hale getirilmesi,
AB yönelik ticaret sapmasının önlenmesi için, ithalatta, orjin ülkeler için “Ergitme ve Döküm (Melt and Pour) şartının getirilmesi öngörülmektedir.
Bu öneriler karşılığında;
AB ile çelik ticaretimizin ve AB pazarının önemi, ülkemizdeki kapasite fazlalıkları ve ihracat gerekliliği göz önüne alındığında;
-Yeni düzenlemenin uygulamaya alınması halinde, serbest ticaretin fiilen imkansız hale gelecektir,
-Bu durumda, AB ile aramızdaki AKÇT Serbest Ticaret Anlaşması kapsamında tesis edilmiş olan karşılıklılık ilkesine dayalı ticaret dengesi tamamen bozulacak, Türk Çelik Sektörü için ihracat kanalları kapanacaktır.
-Teklifte, AB’de tüketim içerisinde ithalatın payının % 12.7 üzerine çıkmaması gerektiği ifade edilmektedir: Oysa Türkiye de bu oran halihazırda % 48 seviyesindedir. Bu durumda Türkiye, AB’ye kıyasla dört kat daha olumsuz bir konuma düşecektir.
-Dolayısı ile Türkiye açısından da tüketim içindeki ithal girdilerin makul seviyelere çekilmesi önem taşımaktadır.
-Bu denli sıkı bir koruma tedbirinin, AB’nin çevre temelli politika araçlarından biri olan Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM) ile eş zamanlı uygulanmasının mantıklı bir karşılığı bulunmamakta, böyle bir uygulamanın mekanizmanın işlevini yitirmesi sonucunu doğuracağı değerlendirilmektedir.
AB’nin mevcut koruma önlemlerini bu denli sıkıştırarak uygulamaya koyması, STA hükümlerinin ihlali niteliğindedir. Çelik sektöründe fiili bir ticaret durgunluğu yaratacak olan bu durum, yalnızca Türk üreticilerini değil, AB’deki kullanıcı sektörleri de olumsuz yönde etkileyecektir.
Söz konusu gelişmeler ışığında;
AB ile aramızdaki Gümrük Birliği ve STA göz önünde bulundurularak, ülkemizin 3.ülkelerle eşit tutulmamasına, kota ve koruma tedbirlerinin kapsamı dışında bırakılmasına,
Kota tahsisinde geçmiş ihracat performansı dikkate alınarak, esneklik sağlanmasına,
Menşe (Ergitme ve dökme) beyan zorunluluğunun ticareti fiilen kısıtlayacak bir nitelik taşımamasına, belgelendirme sürecinde STA bulunan ülkeler için kolaylaştırıcı düzenlemeler yapılmasına,
SKDM uygulamasının serbest ticaret hükümleriyle çelişmeyecek şekilde yapılandırılmasına,
AB’nin çelik sektörüne sağladığı kamu desteklerinin, karşılıklı denge çerçevesinde değerlendirilmesine ihtiyaç duyulmaktadır.
Kısacası pek çok dünya ülkesinin, ülkelerindeki üreticileri korumak adına ardı ardına aldığı koruma tedbirlerine karşın, Türkiye’nin açık Pazar olarak kalması elbette ki düşünülemez. Ancak, hammadde ve enerji tedariğinde ithalata bağımlı olan sektörümüzü koruma tedbirlerini alırken çok hassas ve seçici davranmak zorunda olduğumuz da aşikar…
Görünen odur ki, Türkiye olarak bu süreçleri karşı önlemler alarak değil, daha ziyade güçlü diyalog ve müzakerelerle yönetmek zorundayız.
Çünkü; bu müzakerelerde, diyaloglarda ülkemizin konumunun sağladığı lojistik avantajları, kaliteli üretimi, ürün çeşitliliği masaya konulduğunda, ithalatçı ülkelere karşı bizim de elimizi güçlendiren önemli artılarımız olduğunu unutmamalıyız.
Son olarak şunu söyleyebilirim ki, global arzın giderek arttığı ve arz fazlalığının en büyük risklerden biri olarak görüldüğü sektörümüzde zorlu bir 2025’in ardından, belki de daha zorlu bir 2026 bekliyor bizleri... Dilerim tüm üreticilerimizin emeklerinin zayii olmadığı, yollarının her zaman açık olduğu, sağlıklı, barış ve huzur dolu bir yıl geçiririz.













































